Lostsuz geçen günleri Hanımın Çiftliği, Aşk-ı Memnu, Ezel filan izleyerek doldurmaya çalışmak olmaz düsturundan hareketle haftasonu yeni dizimi keşfettim. FlashForward. Lost’un yapımcılarının diğer dizisi Fringe ile zaman öldürmece tadında takılıyorum da, dizi bir yere varamadı gitti, sıkıldım denebilir. Paralel evren filan, bir ara gaz verdiler, ama sonra yine vitesi boşa aldılar, X Files gibi takılıyoruz şimdilik. Neyse, FlashForward dizisinin henüz 2 bölümünü izlememe ve seyrinin ne olacağını bilemememe rağmen, şimdilik ben de uyandırdığı his, Lost’un yerini doldurur şeklinde oldu. Nedir, ne değildir, birlikte bakalım.
Dizimiz Flashforward Kanadalı yazar Robert J. Sawyer’ın aynı adlı bilimkurgu romanından uyarlanmış. Lost’un da yayınlandığı ABC kanalında yayınlanması manidar. Zira şu sıralar herkes, bu flashforward kavramının da etkisi ile olsa gerek, Lost bitince ABC’yi bu dizinin sürükleyeceğinden emin gibi. Dizinin ilk bölümü, Lost’un 5. sezon açılış bölümünden fazla reyting almış. Ve yine Lost gibi oldukça pahalı bir prodüksiyon olduğu aşikar.
Flashforward ile Lost arasında ilginç bir ilişki de söz konusu. Flashforward dizisinin “What did you see?” cümlesinden oluşan ilk TV virali Lost dizisi reklam arasında yapılmış. Konu ile ilgili Nisan 2009 tarihli bir makaleye şuradan ulaşabilirsiniz. Flashforward ise minnettarlığını göstermek için dizinin ilk bölümünde Oceanic Airlines reklamı ile Lost dizisine bir selam çakmış.
Diziye geçelim. Hiç izlemediğinizi varsaymak gibi bir ukalalıkla, anneye anlatır gibi anlatıyorum. Joseph Fiennes’in canlandırdığı FBI ajanı Mark Benford ve doktor eşi Olivia Benford dizinin merkezindeki isimler. Olivia’yı Lost’tan hatırlayacağımız Sonya Walger, nam-ı diğer Penny Yengemiz canlandırmakta. Yardımcı karakterler de John Cho isimli capon abimizin oynadığı Demetri Noh ile, Coupling dizisinden aşina olduğumuz Jack Davenport abimiz, Lloyd Simcoe var. Lloyd hakkında 2 bölüm itibariyle pek bir bilgim yok ancak, o gizemli haller dizinin kilit isimlerinden birisi olacağının habercisi.
Dizi çok keyifli ve şok edici bir şekilde başlıyor. Kurgu çok sağlam. FBI ajanımız ve ortağı capon aracıyla teröristleri takip ederken, eşi o sırada bir hastasını ameliyat ederken, çocuk bakıcıları sevgilisi ile kanepede iş pişirirken, ajanımınızın psikolojik bunalım günlerinden kankası olan teknisyen abi bir elektrik direğinde kabloları kontrol ederken, yani herkes ne yapması gerekiyorsa onu yaparken bir anda bayılıyorlar. Çat diye. Bir anda. 2 dakika 17 saniye sonra da birden bire ayılıyorlar. Ve farkediyorlar ki bulundukları şehirde, ülkede ve tüm dünyada aynı anda tüm insanlar bayılmış. Yani dünya üzerindeki herkes, aynı anda, aynı süreyle hayattan kopmuş. Bildiğin karartı.
2 dakika 17 saniye sonra uyandıklarında ne olduğuna dair herhangi bir fikirleri yok ancak bu süre boyunca görüyoruz ki uçaklar düşmüş, arabalar kaza yapmış, yangınlar, patlamalar filan söz konusu. Ameliyatta olan hasta mefta olmuş filan.
Kimse olaya bir açıklama getiremezken ve olayın şokunu yaşarken FBI’da bir grup ajan bayılma meselesini konuşuyolar. Esas oğlanımız Benford bayıldığı sırada bir hayal gördüğünü, ancak gördüğünün hayalden çok öte, sanki bir anı yaşamak kadar gerçek olduğunu söylüyor. Hayalinde bu bayılma olayını çözmeye çalıştığını, ve bir grup maskeli, silahlı adamın peşinde olduğunu, olayın geçtiği sırada tarihin 29 Nisan 2010 yani 6 ay sonrası olduğunu farkediyor. Daha da ilginci yapılan telakki neticesinde, bir başka ajan bayılma anında İngiliz bir meslektaşı ile toplantı yaptığını görürken, arayıp sordukları İngiliz meslektaşı da birebir aynı şeyi gördüğünü söylüyor. Bu andan sonra insanların birbirlerine sorduğu tek soru “Sen ne gördün?” (What did you see?) oluyor.
Yani anlayacağınız, bir şey, ya da birileri, dünya üzerindeki tüm insanları almış, 6 ay sonraki bir ana götürmüş, 2 dakika 17 saniye sonra tekrar bulunduğumuz zamana çekmiş. Alın size on numara dizi konusu.
Yazının girişinde “Lost’suz geçen günlerin eemmoğğğa goyim” yazacak sandım bir an.